Artıları ve Eksileriyle Otobüs ile Avrupa Turu

2018 senesinin ilkbaharında, liseyi bitirmeme de sadece birkaç ay kalmışken, en yakın arkadaşım Elifsu ile yazın Avrupa’da bir şeyler yapmaya karar verdik. Ne yapacağımıza karar vermemiz herhalde en azından 1 ayımızı falan aldı ama sonunda bizim için bir risk niteliğinde olan Ets Tur’un ‘’Otobüs ile Avrupa Seyahati’’ turuna çıkmaya karar verdik. Hem ailelerimiz hem de biz oldukça tedirgin ve heyecanlıydık çünkü Elifsu’nun da benim de standart bir kültür turundan farklı beklentilerimiz vardı ancak Dünya’nın durumu ortada, iki kız olarak Interrail kadar özgür, bir o kadar da belirsizliklerle dolu bir tura çıkmaya cesaret edemediğimizden güvenilir bir tur şirketi olan Ets’nin bu turuna gitmeyi tercih ettik.

Bizim için oldukça güzel bir deneyim olan bu turun öncesindeki hazırlanma sürecimizden başlayarak artıları ve eksileriyle gün gün neler yaptığımızdan bahsetmek istedim çünkü kendi arkadaş çevrem başta olmak üzere gerçekten BİR SÜRÜ insan ‘’AĞBİİİ NASIL YANİ??? AVRUPA’YA??? OTOBÜS İLE???’’ tepkisi verdi ama aslında bu kadar da öcü görmüşçesine korkulacak bir deneyim değildi. Yani bir daha yapar mıyım? Ancak araba ile. Yine de her ne kadar kulağa yorucu gelse de mutlaka edinilmesi gereken bir deneyimdi diye düşünüyorum.

Seyahat Öncesi Süreç

Bir kere Ets Tur her türlü sorunumuzla ilgilendi ve bitmek bilmeyen sorularımızı cevaplarken oldukça ilgililerdi. Tur öncesinde tek yaşadığımız sorun kalacağımız otellerin turun başlangıç tarihine sadece birkaç gün kala belli olmuş olmasıydı; nitekim bize tatilimiz boyunca en büyük sorunu yaşatan şey otellerimizin şehir merkezinden oldukça uzakta olmasıydı.

10 günlük bir tur için valizimi sadece 2 gün öncesinden hazırlamaya başlamam yeterli oldu. İlk gün gerekli olabilecek her şeyi valizime koyduktan sonra geri kalan bir günümde de eksiklerimi tamamladım. Öncelikle bu tip seyahatlerde, yani her türlü olanağa her dakika ulaşamayacağınız zamanlarda valizinizde bulunması gereken en önemli şeyleri aşağıya bırakacağım, çünkü bu tatilde benim için hayat kurtarıcı oldular :

Powerbank

Gidip göreceğiniz muhttteşemmm ötesi yerlerde fotoğraf/video çekerken PAT diye şarjınızın bitmesini sanırım istemezsiniz? Hele bir de seyahat edeceğiniz otobüste priz yoksa (bizimkinde vardı ama yine de video çekmek inanılmaz şarj yediği için çekerken powerbanke takılı şekilde çektim) çok büyük sorun oluyor.

Ağrı Kesici

Otobüste yapacağınız o uzuuuuun yolculuk sırasında yok efendim başınıza, karnınıza, oranıza buranıza ağrı girerse gözünüzü boşluğa dikip ağrının geçmesini beklemek yerine bir ağrı kesici alıp yolculuğun güzelliğine odaklanabilirsiniz.

Boyun Yastığı

Otobüste baya baya saatlerce yolculuk yapacağınız için başınızı yasladığınızda rahat edeceğiniz bir yastık olmadan yola çıkmamanız çok daha iyi olacaktır.

Küçük Polar Battaniye

Gidiş ve dönüş yolunda uykunuzun geleceği zamanlarda otobüsün gece serinliğinden korunmak için mutlaka üstünüze bir şeyler almak isteyeceksiniz. Bu gibi durumlarda soğuktan titreyerek donmamak adına ufak bir battaniye almanızı ŞİDDETLE öneriyorum. Çünkü ben dondum.

Kulaklık&Kitap

Dünya üzerinde ennnn sevdiğiniz insanla yolculuğa çıkıyor bile olsanız, yolun tadını müzikle çıkartmak isteyebilirsiniz. Mesela ben giderken asssla uyuyamazken Elifsu herhalde bir 12 saat uyuduğundan ben kulaklıklarıma sarıldım. Eğer yolda kitap okumak midenizi bulandırmıyorsa vaktinizi daha değerli geçirmek adına yanınıza okuma hızınıza göre birkaç kitap alabilirsiniz. Ben 10 günde 3 kitap bitirdim, dönüş yolunda da kitapsız kaldım hatta ☹

Bunlar dışında valizimi pek de doldurduğum söylenemez, her güne ne giyeceğime karar verip gereksiz kıyafet yükünden kurtuldum. Gittiğim yerlerden mutlaka bir şeyler alacağımı da hesaba katarak kendime boş yer bıraktım.

Tur Süreci

İstanbul’dan yola çıktığımız andan itibaren yolculuğun oldukça yorucu geçeceğinden adım gibi emindim fakat şansımıza otobüsün yarısından fazlası boştu ve herkese iki koltuk gelecek şekilde oturabiliyorduk, bu yüzden Elifsu ile karşılıklı koltuklara kurulduk. İstanbul’dan İpsala Sınır Kapısı’na yaklaşık bir 7 saatte vardık. Yolculuğa başladığımızda beni en geren noktalardan biri ne kadarda bir mola vereceğimizdi ama bu konuda hiiiiç sıkıntı yaşanmadı çünkü her türlü ihtiyaçta bulduğumuz ilk benzinciye girip sadece 10 dakika da olsa mutlaka bir mola verdik. Böyle bir tura çıkarken zaten göreceğimiz her yeri hızlandırılmış şekilde göreceğimizi bildiğimizden fazla yayılacak bir vaktimiz olmadığını da biliyorduk ancak bazı yerlerden o kadar hızlı geçtik ki, mesela Selanik, Selanik’i gezmek için yaklaşık bir 3 saatimiz vardı ve tabi ki Selanik’te görmeyi planladığımız yerler için pek yeterli değildi. Yalnız Selanik’te Apre’s diye bir kahveciye gittik ki, bommbiş bir lattesi vardı ve bir o kadar da tatlı bir garsonu… Bari’ye gidecek feribota binmek üzere Igoumenitsa’ya gittiğimizde yaklaşık bir üç saatimiz de orada vardı. O yüzden en azından Yunan yemeklerinden keyif keyif tadabilmek için yeterli vaktimiz oldu. Açıkçası yemek yediğimiz yer anlatmaya değecek kadar başarılı bir restoran değildi ve ismini de hatırlayamıyorum, bu sebeple şu an pas hakkımı kullanmak istiyorum.

Sanırım yolculuğun benim için en acı verici kısmı Bari feribotuydu. Ben gerçekten hayatımın hiçbir anında o kadar saçma bir ortamda bulunmadım sanırım. Bizi ve bir başka Türk tur grubunu feribot koltuklarıyla dolu bir salona koydular, ama böyle LEŞ bir koku olamaz yani. Bir odanın o kadar kötü kokabilmesi için heralde o odada bir ölü falan olmalı. Kokuyla da bitmiyordu tabii, ağlayan bağıran çağıran bebekler ve yüksek sesle muhabbet eden insanlar da vardı. Tuvaletler korkunç kötüydü ama yine de upuzuun bir sırası vardı. Feribotta bir yerden bir yere giderken YERLERDE UYUYAN İNSANLARIN üzerinden atlayarak geçmek durumunda kalıyordunuz. Benim tek şansım, önceki gece hiç uyumamış olmaktı yoksa uyumadan atlatılabilecek bir ortam değildi.

Bu yolculuğu atlattıktan sonra gerisi çok güzel geldi aslında. Canım İtalya’nın topraklarına ayak bastığım andan sonrası GENEL OLARAK çok güzel geçti (genel olarak diyorum çünkü birtakım talihsizlikler yaşanmadı değil) Öncelikle biz tam da kurt gibi acıkmışken Pompeii’ye gittik. Müzeye girmek yerine oturup ortamın tadını çıkarmayı tercih ettik ve gözümüze kestirdiğimiz bir restoranda ortaya hem pizza hem makarna söyledik ve Bellini’lerimizi tokuşturarak İTALYA ULAN moduna girdik.

Pompeii’den Roma’ya geçtiğimizde sanırım akşamüstü gibiydi, biraz gezdikten sonra tur otobüsüyle otele gittik ve gözümüzü karartıp gece dışarı çıkmaya karar verdik. Kaldığımız otel Tivoli’de, Roma’dan yaklaşık 45 dakika uzaklıkta bir yerdeydi. Önce toplu taşıma baktık, saat 10 olduğu için yoktu. Otele 15 dk uzaklıktaki tren istasyonuna gerçekten saçma sapan yollardan saçma sapan kıyafetlerle geçerek ulaştık ve son Roma trenine bindik. Sanırım trende yalnızdık… Colloseum’u bir de gece gözüyle görüp bir şeyler yiyebileceğimiz rastgele bir restorana oturduk ve aman allahım… İtalya’da olduğumuzu anlamamak mümkün değildi çünkü sanırım hayatımda yediğim en güzel makarnayı o restoranda yedim. Oradan kalkınca tintintin Ice Bar’a gittik. İçerdeki her şey buzdan yapılmış. HER ŞEY. Giriş için 10 Euro verdik ve bir içecek bir shot bedavaydı. Etrafıma bakarken YA ADAMLAR BUZDAN HEYKEL YAPMIŞ HEYKEELLLL diye çığırırken buldum kendimi, öyle güzeldi. Aslında Ice Bar’dan sonra Roma’nın güzel gece kulüplerinden olduğunu İtalyan bir arkadaşımızdan öğrendiğimiz Toy Room’a gidecektik ama bir baktık ki kapı duvar, yaz dönemi diye kapatmışlar. Çok afedersiniz popomuza baka baka geri döndük…

O gece otelde uyuduktan sonra bu sefer turla Vatikan’a gidip, ardından Roma’nın görmediğimiz yerlerini görmek üzere dolanmaya başladık. Bu sırada Blue Ice’da muazzam bir Roma dondurması yedik ve sanırım şimdiye kadar yediğim en güzel lazanyayı da Trevi Çeşmesi’nin olduğu bölgede yedim ama hangi mekana gittiğimi asla not almamışım nedense ☹

Roma’dan sonra önce Pisa’ya uğrayarak Floransa’ya geçtik. Floransa iyiydi hoştu ama ben yine yemekten bahsedeceğim… Bu yazıyı yazarken fark ettiğim üzere bu turda inanılmaz doğru yemek tercihleri yapmışım. Floransa deyince benim aklıma tek gelen Palle D’oro’da yediğim Fiorentina Steak. Arkadaşlar eti bırakın, ben hayatımda böyle güzel YEMEK yemedim. Et zaten kocaman geliyor, biz de iki kişi paylaştık. Tabii fiyatı da ona göre pahalı. Aynı zamanda mekanda yediğimiz ev patatesi, yine ev yapımı şarap ve olağanüstü bir tiramisu ile aylar geçmesine rağmen asla aklımdan çıkmayan harika bir akşam yemeği yedim.

Florsasa’nın ardından yolculuğun en uzun sürecek noktası olan Nice’e gittik. En uzun dediğime bakmayın, 2 gece kaldığımız için bize OOOOO ABİ BAYA BURADAYIZ gibi geldi ve baya da öyle davrandık aslında. Bir gece kulübü eğlencesi arayışımız daha hüsranla sonuçlandı maalesef. Hatta dürüst olmak gerekirse Avrupa beni direkt olarak gece kulüplerinin kalitesi açısından hüsrana uğrattı. Yani nedense bayağı bir beklentim varmış bu konuda ama hiç karşılamadı. Neyse, Nice’e gittiğimiz andan başlayarak orada kalacağımız 2 gece boyunca tur grubunun yanına hiç uğramadık. İlk gün Nice’te kafamıza göre gezdikten sonra, ikinci gün sabahtan Cannes’a gittik ve kahvaltı yaptıktan sonra denize girmeye gittik. Baya yayıldık orada otele dönmeden önce. Demek yine başarısızlıkla sonuçlanacak bir ‘’eğlenceli akşam geçirme’’ teşebbüsüne hazırlanıyormuşuz da haberimiz yokmuş….. Dışarıdan BAYA iyi gözükmesine rağmen resmen içeri kodamanlarla gelmediğimiz için alınmadık, düz ayakkabı kabul etmiyorlarmış oradan da bir falso yedik ve yine çok afedersiniz popomuza baka baka otelimize geri döndük…

Fransız Rivierası’nda işimiz bittikten sonraki durağımız Milano oldu. Artık oldukça deneyimli bir Milano turisti olarak nerelere gideceğimiz kafamızda zaten az çok belliydi. Otobüsten iner inmez koşarak canım Spontini’ye attık kendimizi ve gitmek istediğimiz yerlere gittikten sonra Navigli’ye, Milano’da yaşayan arkadaşımız Sıla ile aperativo yapmaya gittik. Baktık keyfimiz yerinde, tur rehberini arayıp ‘’siz bizi beklemeyin :d’’ diyerek sohbet muhabbet, bir yanda belliniler, diğer yanda sangrialar baya bi oturduk. Daha sonra baktık olmuyo, Sıla’nın eve geçtik ve turun bir sonraki durağına yetişebilmek üzere alarmlarımızı 05.00’e kurduk. O saatte uyanınca tabi, İtalya’nın muhteşem ötesi pattisserie ürünlerinden yememek bildiğiniz AYIPTIR. Fırından yeni çıkmış missssler gibi sıcacık kayısılı puflarından (cidden bir süre aradım tatlının gerçek ismini ama sanırım benim için kayısılı puf olarak kalacaklar hep) yiyerek yine şehrin dışında kalan otelimize doğru bu sefer toplu taşıma ile yola çıktık.

Otele varmamızla Venedik’e geçmek üzere yola çıkmamız bir oldu zaten, gittiğimizde çılgınlarca aç olduğumuzdan bir yere çöküp yemek yedikten sonra Venedik’te gondol turu da yaparak oldukça sakin bir gün geçirdik. Akşam yemeği olarak otele en yakın gidebileceğimiz yer Mc Donald’s olduğundan biraz burun kıvırarak gitmiş olsak da cheddarlı baconlu patates kızartmalarını görünce fikrimiz tamamiyle değişti. İtalya, her şeyine hastayım kuzum……

Venedik’ten sonra dönüş yoluna geçmişken, yolumuz Ljubljana ve Bled Gölü’nden de geçti. Dünya’nın en huzurlu gölü falan sanırım orası. Yaklaşık 1 saat orada takılmış olsak bile göle girip cam gibi berrak suyunda ördeklerle yüzme şansımız oldu ve göle giderken böyle düşüneceğimi hiç tahmin etmiyordum ama Bled’i görmeden Avrupa’yı gezdim dememek gerekiyormuş. Ayrıca Ljubljana’yı görmek benim için ayrıca bir anlam da ifade ediyordu çünkü Paulo Coelho’nun ‘’Veronika Ölmek İstiyor’’ kitabı orada geçiyordu ve betimlemelerini okuduğum şehri görmek çok tatlıydı. Slovenya’dan çıktıktan sonra Belgrad’a vardığımızda saat gece 02.30 falandı ama söyleyin bu kızlar yorulur mu???? Otobüste saç makyaj olayını hallettiğimizden (Evet, otobüsteki prizlere saç maşası takıp saçımı yaptım.) bavulları bırakır bırakmaz Belgrad’ın güzel gece kulüplerinden biri olan Freestyler’a gidip kapanışa kadar takıldıktan sonra bütüün Belgrad’ı göreceğimiz bir tepeden gündoğumunu seyrettik ve 07.30’da otele geri döndük. Zaten 09.00da da çıkacaktık lol. Aslında Belgrad’dan sonra bir de Sofya’ya uğradık ama oraya da gece vardık, ve artık cidden hiçbir şeye halimiz kalmamıştı ki yemeğimizi yiyip otobüse geri döndük. Gecenin geri kalanı İstanbul’a dönüş yoluyla ve sınır kapısındaki kontrol işkenceleriyle geçti. Her ne kadar kulağa çok yorucu ve gereksiz geliyor olsa da bu yaptığımız tur, şimdi durup düşününce iyi ki yapmışım diyorum.

Şimdi yazıyı bir şekilde özet geçecek otobüs ile Avrupa turunun artılarını ve eksilerini de aşağıya yazıp susuyorum.

ARTILARI

1) Avrupa’nın güzelim karayollarını izlerken dibiniz düşüyor

2) Fazla vaktiniz ve bütçeniz yoksa kısa sürede çok yer görüyorsunuz

3) Tur otobüsü ile ulaşım sağlandığından metrolarda sürünmüyorsunuz

4) Kendinize vakit ayırmak için süper bi’ seçenek çünkü yolda baya bir zaman geçiriyorsunuz ve internetiniz yok. Kendinizi dinlemek için baya iyi bir zamanlama.

5) Yolda çok güzel fotoğraflar çekebilirsiniz.

6) ‘’Max şu kadar kilo eşya alabilirsin’’ gibi bir kısıtlama olmadığından ne kadar çok şey isterseniz alabilmeniz mümkün. Şahsen ben valizimi doldurdum, üstüne elimde en az 7-8 torbayla İstanbul’a döndüm(Yine de aldığınız her şeyin gümrükten geçişinin ve onları otobüsten kontrol noktasına taşımanın sizin sorumluluğunuzda olduğunu unutmayın. Saatin 4ünde uykudan uyanıp kim bilir kaç kilo şeyi tek tek kontrolden geçirirken KEŞKE ALMASAYDIM diye ağlıyordum çünkü.)

7) 10 gün boyunca aynı insanlarla olacağınız için ister istemez bir bağ oluşuyor arada, hele yaş ortalamasına yakınsanız harika.

EKSİLERİ

1) O kadar yol insanı gerçekten çok yoruyor.

2) ‘’Ben her yerde uyuyamam’’ diyorsanız asla rahat uyuyamayacağınız bir yolculuk.

3) Tura bir şekilde bağlı kalmak zorundasınız, özgürlüğünüz kısıtlı.

4) Oteller şehre uzak olduğu için tur otobüsünün otele döndüğü saatte siz de dönmek zorundasınız, yoksa kendi imkanlarınızla dönmeniz gerekir ve SÜRPRİZ. Geç saatlerde toplu taşıma çalışmıyor.

5) Eğer bebek/çocuk sesinden rahatsız oluyorsanız turu satın almadan önce bebekli/çocuklu yolcuların olup olmadığını mutlaka öğrenin. Bize sürpriz olmuştu 😊

6) Yine tura bir şekilde bağlı olduğunuz için şehrin gerçek dokusundan ziyade turistik mekanlarını görüyorsunuz. Turistik kısımlardan çok, lokallerin gittiği yerleri deneyimlemeyi seven bir insan olarak sanırım bunu bir eksi olarak görüyorum.

7) Sınır kapılarında saatlerce sıra beklemeye ve olası otobüs arızalarına karşı hazırlıklı olun.

Hatırlatma : Bu geziyi yaptığım esnada çektiğim videolardan oluşan edite şu adresten ulaşabilirsiniz 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s